Yol açık, yol a çık...

 




Bu ay okuma planımda Defne Suman'ın Yağmur'dan Sonra kitabı yoktu aslında, ancak instagram'da @yazarıylakonuşanlar profilinde görünce katılmayı çok arzu ettim. Elimde kalın kalın onca kitap, yaklaşan okuma grubu tarihleri, yetişmesi gereken sesli kitap okumaları derken, çevirim içi de olsa onu çok görmek istiyordum. Karar verildi, kitap sipariş edildi, bir kaç gün stresli kargo bekleyişinden sonra kavuşma anı :)

Üç aylık rutin tektiklerim için gittiğim  hastane dönüşü kendime ödül kahvesi ısmarladım, mis gibi kahvemle kitabımı okumaya başladım. Önce bir süre yabancı geldi roman. Mavi Orman, yazarın okuduğum ilk ve tek romanıydı ama o kadar dostane bir dille yazılmıştı ki, sanki arkadaşımdı. Tamam evet Yağmur'dan Sonra bi kurgu romandı hatta distopik kurgu ve bir erkeğin ağzından yazılmıştı ama bir tatminsizlik vardı yüreğimde.



Distopik roman okurken, olay örgüsüne girene kadar bir süre zihnim ve kalbim reddetme, karşılaştırma, üstten bakma gibi tavırlar sergiliyor. Acaba başkalarında da öyle oluyor mu? Hikayelerin rahatsız edici gerçekliğinden belki. Belki de gelecek henüz gelmediği için, ya böyle gelirse ? sorusu kaygı yaratıyor. Koronalı günlerde virüsten kırılan insanları yazmış dedim burnumu kıvırarak, "Bin dokuz yüz seksen dört" e "Mülksüzler" e özenmiş dedim. Sümerler, Likyalılar, Şamanlar, Atiye, Hindistan, Çin, Suriye çağrışımları yanıp sönmeye başladı zihnimde, her kelimede bi görüntü geliyordu gözümün önüne. İsimler, isimlere yabancılaştım bi süre ama kabulu kolay oldu. Şimdi herkes çocuğuna enterasan, Türkçe yazılan yabancı isimleri veriyor ne de olsa. Romandaki isimler bizim coğrafyamızdan isimler hiç olmazsa, henüz çok revaçta olmasa da. Sonunda tüm yargılarımı koyup cebime, derin bi nefes alıp, yaslandım arkama ve izin verdim hikayenin beni içine almasına. Yol'a çıktım, yol açık. 

Kitabı genel anlamda sevdim ve okumanızı tavsiye ederim. Ancak ben kitabı değil ben de dokunup açtığı yerleri anlatacağım. Bu cümle için bir minnoş kalbe buradan öpücük ;)

Kasım'ın sonunda gene instagram'dan @eceaybikeala bir paylaşım yapmıştı. 24 günlük yazmalı çizmeli bi kendini keşif yolculuğu sunuyordu katılımcılara. Son gün de benim doğum günüme denk gelecekti kaçırır mıyım hemen kayıt oldum. Bazı aksaklıklar oldu programda ama hala çok güzel işliyor ve çalışkan bir öğrenci edasıyla ödevlerimi zamanında yapmaya çaba sarf ediyorum. Bu programın adı "yol-a-çık" aaaaaa bu da mı tesadüf :) Defne Suman'ın romanında da geçiyor bu cümle sıklıkla..!  


 "Yetenek mi? Beceri mi?" diye sorgulamamızı önerdi. Peki çalıştırmak, geliştirmek ?

yetenek parlatılır, beceri cilalanır ...! parlat cilala karate kid :P

Yetenek, eğer yaslanıp onun arkasına yan gelip yatarsan olduğu yerde kalır. Sen yeteneğinle bir köşede oturup yeteneğimi bilenler bilir, görenler görür derken, milyon tane becerikli bıııııızzzzt diye geçiverir önünden ağzın açık bakakalırsın arkalarından gözlerini belerte belerte.

Tabii tüm bunlar olurken zihin durur mu açtı anılar çekmecesini çıkardı kara kitabı.

Adı "Üstün Yetenek Bursu" olan bir bursla üniversite de Tiyatro bölümü okudum. Yetenekliydim. Binlerce kişinin arasından seçilen 5 kişiden biriydim. Oraya gelmeden önce de onlarca kişinin içinden seçilmiş, sahne de kendini gösterebilmiş, başarı kazanmış, iltifat almış, beğenilen, alkışlanan bir oyuncu olmuştum. Emindim, okul bursu da yeteneğimi tescillemişti artık. Ve fakat bilmediğim şey, bu tescilin hiç bir işe yaramadığı, hiç bir kapıyı kendiliğinden açmadığı, bu işi yapacaksam her seferinde yine bilmem kaç kişi içinden "seçilen" olmam gerektiği gerçeğiydi. 

Girdiğim her seçmeyi kazanıyordum, tiyatroda parlıyordum. Peki daha daha ne yapabilirdim?

Televizyon! Hııııııım! Parıl parıl ışık saçan evimizin en temel biricik demir başı. 

Daha çok para kazanmak, daha çok görünür olmak, daha çok beğenilmek, daha çok parlamak mümkün mü?

Televizyon' a giden yolu bilmiyordum. Yani tamam o yolun yolcusu (biraz çift anlamlı oldu ama :P) bi kaç kişi vardı tanıdığım ancak, net bi cevap, bir yol haritası, takip edebileceğim bi yapılacaklar listesi yoktu. Yetenek burada bi boşluktu. Farklı bileşenler gerekiyordu bu mecrada. Aranan fotoğrafa uyman gerekiyordu, ama senden milyonlarcası vardı. Bir kaç başarısız denemede hemen bi takım olumsuz nedenler geliştirdim.

1.Boyum kısa

2. Yeterince güzel değilim

3. Yeterince çirkin değilim

4. Kamera beni sevmedi (bunu çok duyuyordum sağda solda aldım hemen)

5. Yeteneksizim!

Haaaaa bi de,  "insan ilişkileri becerisi"  vardı. Ben bu derste genelde sınıfta kalırdım çünkü utangaç, çekingen ve bu yüzden zaman zaman kibirli görünen bir yapım vardı. İsteyemezdim! Bir şey bana sunulmadan isteyemezdim. Düşsem, canım acısa, yaralansam, elimi tut beni kaldır diyemezdim. O sebeple hiç düşmeyeyim, canım acımasın diye baştan yolu değiştirdim şansıma başka bir yol çıktı karşıma.

Seslendirme! Televizyon'un olmazsa olmazı, kız kardeşi, arka penceresi. 

O aranan fotoğrafa uyan, güzel, uzun boylu, becerikli kızın sesi olup, parlamasına destek olacaktım ve ben de kazanacaktım. Çok güzel işler yaptım, çok güzel arkadaşlarım oldu, çok güzel kazıklar yedim. Sonra sesli çekim furyası tüm dizi sektörünü ele geçirdi bi virüs gibi ve yerli dizi seslendirmeleri yavaş yavaş eriyip bitti. Tek tük işler oluyordu ama bebeğim vardı eskisi gibi her çağrıldığım saatte gidemiyordum. Zamanla yeni "ilişkiler sınav dönemi" başladı. 

Zorunlu seçmeli hayat dersleri, onlarca kitap, yüzlerce insan, binlerce tokattan sonra ancak 'farkına varmayı' öğrendim. 

Çocuk kitapları bu anlamda çok yardımcı oluyor. Lea ve Fil onlardan biri. Öyle naif, öyle güzel ki, öyle masum görünüyor ki. İyi niyetinden, belki de bencilliğinden, yalnız kalmaktan çok korktuğu için ya da. Neler neler sunuyor arkadaşı olsun diye Fil'e Lea. Hatta onu kaybetmemek, elinde tutmak, sevilen olmak için yalan söylüyor.  


YALAN!

İşte bu sınır çizgisi.

Arkadaşlıkta, dostlukta. Anne, baba, çocuk arasında. Eşler arasında, en yıkıcı, en olmaz olası şey yalan. Tutsak eder kişiyi, sınırlar, kurtulmazsın.

Beceriyle ört bas etmeye çalışsan da yetenekli de olsan görünür. Sırıtır, kendini ele verir.


Haaaaa buraya nasıl geldim? Sesli kitap okumak istiyordum, yolu yolumun üzerindeydi ama hangi sapaktaydı bilmiyordum. Yolda olanlara yolu sordum, birileri "-o yolda çalışma var giremezsin!" dedi, en minnoş kalplerden bir tanesi, doğru yolu gösterdi ancak hafta sonu tatiline denk geldi ;) 



  Sonra en minnoşlardan başka bir tanesi "gel beraber gidelim, ben de o tarafta gidiyorum" dedi. Elimden tutan o minnoş "seçtiğin bir kitaptan bir bölüm okuyup bana ses kaydını gönderir misin?" diyince ben de bir kitap seçtim.


Defne Suman'ın Yağmur'dan Sonra romanındaki,  Kibel Ana'nın, Yağmur'un okuduğu o kitabı seçmiştim işte... Yaa nereden nereye. Şimdi biz o minnoş kalple ve onun bana kattığı diğer minnoş kalplerle yeteneklerimizi parlatıp, becerilerimizi geliştiriyoruz. 

Yol a çıktım, Yol Açık...!

Sen de kendi yolun (a ) çık....

                                                                                                        sevgiyle, Şirin











Yorumlar

  1. Hayatta hiçbir seyin tesadüf olmadıgını öğrendim... Yaşadıklarımdan sonra. Başta yazdıklarını ve olayların denk gelislerini okuyunca aklıma bu geldi.
    Çocuk kitaplarına senden sonra bir başka gözle bakmaya başladım desem... :)
    Hep yaz Sirinim 🦋

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar