Dön arkana iyi bak!
"Yağ satarım, bal satarım. Ustam ölmüş ben satarım.
Kömürlükte kömürlük, hanımlara ömürlük.
Beş param olsa, on param olsa ya olsa ya olsa
Zambak zumbak dön arkana iyi bak!"
Beş yaşımdan beri bildiğim (en erken hatırlayabildiğim yaş), yıllar boyu oynadığım tekerlemeli oyun 'Yağ satarım, Bal satarım'. Sever miydim? Pek değil. Stresli gelirdi bana. Arkana bir mendil atılacak, sen onu fark edeceksin, alacaksın, kalkıp mendili atanı o yerine oturmadan yakalayacaksın. Mümkün mü? Pek değil! Hiç başaranını görmedim. Belki de kandırmacalı buluyordum, bilmem. Asıl nokta şu ki, bu tekerlemeyi ben böyle biliyordum ama doğrusu şöyleymiş;
"Yağ satarım, bal satarım. Ustam ölmüş ben satarım.
Ustamın kürkü sarıdır, satsam on beş liradır.
Zambak zumbak dön arkana iyi bak."
Dön arkana iyi bak! dön arkana iyi bak...
Geçmişi, büyüklerimi, atalarımı, onlardan bana aktarılanları sık sık düşündüğüm bir evredeyim. @kitaplarınarkasındankonuşanlar kitap kulübümüzün aralık kitabı, Toni Morrison'un yazdığı, 'Süleyman'ın Şarkısı'. Yazarla tanışmak için bir kitabını okumayı arzu ediyordum ve kitap seçme hakkımı ondan yana kullanmıştım. Eş zamanlı olarak da, @yaşayankadınlar ile de Simone de Beauvoir İkinci Cinsiyet kitabını okuyup anlamaya çalışıyorum.Ve taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor.
" Biliyor musun, sevgilim, o benim tek çocuğum. Sahip olduğum ilk bebek; şayet kafanı çevirip de yüzüme bakabilseydin -ki elim kayabileceği için bunu yapmanı tavsiye etmem- sonuncusu olduğunu da kavrardın. Kadınlar aptaldır, biliyorsun, analar daha da aptaldır. Senin de bir anacığın var değil mi? Tabii vardır, dolayısıyla ne demek istediğimi anlarsın. Analar biri çocuklarını sevmedi mi incinip sinirlenirler. Hayatımda yaşadığım ilk gerçek üzüntü, birinin -küçücük bir oğlandı- kızımı sevmediğini anladığım zamandı. Öylesine öfkelendim ki ne yapacağımı şaşırdım. Elimizden geleni yapıyoruz, ama siz erkeklerin kuvveti bizlerde yok, neylerisin. Bu yüzden de kocaman bir adam kalkıp bizlerden birini dövdüğü zaman çok üzülüyoruz. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Bu bıçağı çekip de senin bir başka zaman küçücük kızıma haince davrandığını öğrenirsem çok üzüleceğim. Çünkü bir şeyden eminim, ne yaptıysa yaptı, ama sana hep iyi davrandı o. Öte yandan bıçağı biraz daha itip senin anacığının benim şu an hissettiklerimi hissetmesini de istemiyorum. İtiraf edeyim ki ne yapacağımı kestiremiyorum."
İşte böyle söylüyor romandaki Pilatus adlı kadın, kızını döven adama. Pilatus, doğarken annesi öldüğü için kendi başına, kendi gücüyle çıkmış rahimden. Kalbindeki üzüntüyü öfkeyle bastırmaya çalışan babası, İncil'i açıp rastgele bir kelime seçiyor isim vermek için. Atalarından öğrendiği bir gelenek. 'Pilatus' çıkıyor şansına ; İsa'yı öldüren Pilatus. Karısını kurtarsın diye yalvardığı İsa'yı öldüren Pilatus.
Romanı okurken her bir satırda Simone'un sesini duyuyorum. Bak diyor, bak işte. Burada da , burada da , burada da....
Hagar ile aşkından çılgına dönen, histerik, kara sevdalı genç kadını görüyoruz. Mecdelli denen Meryem ve kız kardeşi Korintliler, evlenmedikleri için bekar kadın sıfatıyla, eğitim alma hakkına sahip olmuş olsalar dahi toplumda yer edinemiyorlar. Değişim zorla gelip kendini gösterene dek hiç bir hakları yok, hiç bir özgürlükleri. Ruth'la, istismar edilen çocuğun nasıl sapkın bir anne olarak gün yüzüne çıkabileceğine şahit oluyoruz. Reba, annesinin kanatları altında kendi gibi babasız bir çocuk doğurup büyüten, içi hep sevgi dolu, sevilmek isteyen yaralı kadın. Bilge, büyü gücü atfedilen, güvenilir, güçlü, yıkılmayan, birleştirici olan yaşlı kadın ise Pilatus. Ve onların hikayeleriyle çoğalan diğerleri. Kara derileri ile öteki olan, kadın oldukları için hep defolu, ötekinin de ötekisi ancak birlikte dengede durabilen kadınlar.
Onların bazen fazla anlam yüklediği, tıpkı elma ağacından armut isteyip vermeyince de kızdığı gibi kızdığı erkekler. Baş edemediği sevgiden bunalan, boğulan, hevesi kaçan, yeni av peşinde koşan , uçarak kaçabileceğini sanan erkekler de var.
Yazarı kadın olan bir romanın eşitlik aramayacağını düşünemezdik elbette.
Hırs, iktidar, zenginlik- yoksulluk, ayrımcılık, aile bağları, kadim gelenekler, mitokondriden aktarılan tüm genler var bu romanda. Tam da hayat gibi aslında.
Yer yer cümle düşüklükleri ve yazım hataları olsa da, puzzle tamamlanıyor sonunda. Romanın başında anlam veremediğimiz şarkı sözleri- çocukların tekerlemesi ile, tekerleme- hikayesi ile, isimler - geldikleri yerlerle anlam buluyor.
Ve merak ediyorum. Daha ne pencereler var önümde? Ne hikayeler, ne yollar? Belki aynı hikayeler ama farklı yollar, o yolların kesişme noktaları, örtüşen olaylar, hayatlar,yaşamlar, ler, lar......




Ah annelik duygusu... Nasıl yüce bir duygu ve anne olduktan sonra hep dedim ki; iyi ki ben kadınım... Yoksa çok kıskanırdım... O "anne çocuk arasındaki bağ" çok başka....
YanıtlaSil